Akla sahip olmak ve akletmek arasındaki fark
Giriş: İnsan Doğulur mu, İnsan Olunur mu?
İnsan nedir? Etten ve kemikten meydana gelen, yiyen, içen, büyüyen, çoğalan ve sonunda ölen biyolojik bir varlık mı? Yoksa düşünen, sorgulayan, anlam arayan, tercihlerde bulunan ve yaptıklarının sorumluluğunu taşıyan bilinçli bir varlık mı?
İlk bakışta bu soruların cevabı oldukça basit görünebilir. İnsan hem biyolojik hem de bilinçli bir varlıktır. Ancak meseleye biraz daha derinlemesine baktığımızda, insanın bedensel varoluşu ile düşünsel ve ahlaki varoluşunun birbirinden farklı yönleri bulunduğunu görürüz.
İnsan dünyaya bir bedenle gelir. Gözleri vardır, kulakları vardır, beyni ve sinir sistemi vardır. Fakat doğduğu anda dünyayı tanımaz, kendisini bütünüyle kavrayamaz, yaşamın anlamını sorgulayamaz. Bunlar zaman içinde gelişen yetilerdir.
Öyleyse şu soruyu sormamız gerekir:
İnsan, yalnızca insan bedenine sahip olduğu için mi insandır, yoksa insan olmanın anlamı bu bedenin taşıdığı akıl, bilinç, irade ve sorumlulukta mı ortaya çıkar?
Kur’an'ın yaratılış anlatıları, bu soruyu değerlendirebilmemiz için önemli bir düşünsel zemin sunar.
1. Önce Beşer: İnsanın Maddi Varoluşu
Kur’an, yaratılıştan söz ederken insanın maddi yönünü özellikle vurgular.
Hicr Suresi, 28-29. ayetler:
“Hani rabbin meleklere demişti ki: Ben kupkuru bir çamurdan, şekillendirilmiş kara balçıktan bir beşer yaratacağım. Ona şekil verip ruhumdan üflediğim zaman onun için saygıyla eğilin.”
Burada üzerinde durulması gereken ilk kavram Beşer dir.
Beşer kelimesi insanın bedensel, maddi ve ölümlü yönünü öne çıkarır. Beslenen, yorulan, hastalanan, acı çeken ve ölen varlığın maddi gerçekliğini hatırlatır.
Ayetlerde önce maddi yaratılışın, ardından ruh üflenmesinin zikredilmesi dikkat çekicidir.
Ancak burada önemli bir ayrımı korumalıyız: Kur’an, beşer ile insanı her durumda birbirini izleyen iki ayrı biyolojik tür veya zorunlu iki yaratılış aşaması olarak sunmaz. Beşer kelimesi peygamberler için de kullanılır. Dolayısıyla bu kavramları birbirinden bütünüyle ayrı varlıklar olarak değerlendirmek doğru değildir.
Bununla birlikte yaratılış anlatısından hareketle insanın maddi varoluşu ile ona verilen özel yetileri farklı kavramsal düzeylerde ele almak mümkündür.
Başlangıçtaki düşüncemizi bu çerçevede şöyle ifade edebiliriz:
Önce maddi varlığıyla beşer yaratıldı; ona bahşedilen idrak, öğrenme, düşünme ve irade yetileriyle insan olmanın farklı boyutları ortaya konuldu.
Burada ruh üflenmesini doğrudan aklın veya bilincin biyolojik olarak oluşmasıyla özdeşleştirmemek gerekir. Çünkü Kur’an ruhun mahiyetini ayrıntılı biçimde açıklamaz.
Nitekim İsrâ Suresi'nin 85. ayetinde ruh hakkında insanlara az bilgi verildiği belirtilir.
Dolayısıyla ruhun ne olduğunu bütünüyle bildiğimizi ileri sürmek yerine, yaratılış anlatısının insana kazandırdığı anlam üzerinde durmak daha yerinde olacaktır.
2. Bedene Verilen Yetiler: Görmek, İşitmek ve İdrak Etmek
Secde Suresi, 7-9. ayetler, insanın yaratılışından söz ederken maddi başlangıcı, neslin devamını ve ardından işitme, görme ve idrak yetilerinin verilmesini anlatır.
Bu anlatımda dikkat çeken nokta, insanın yalnızca bedensel organlarıyla değil, bu organlar aracılığıyla gerçekleştirdiği kavrama faaliyetleriyle de ele alınmasıdır.
Göz görmek için vardır. Fakat gözün görmesiyle görülenin anlamının kavranması aynı şey değildir.
Kulak işitmek için vardır. Ancak bir sesi duymakla onun ne ifade ettiğini anlamak arasında fark vardır.
Beyin zihinsel faaliyetlerin biyolojik temelini oluşturur. Fakat insanın düşündüklerini sorgulaması, kendi düşüncesinin farkına varması ve davranışlarının sonuçlarını değerlendirmesi farklı bir inceleme alanı açar.
Bir insan ateşi görebilir. Ateşin sıcak olduğunu öğrenebilir. Ateşe dokunduğunda yanacağını öngörebilir.
Fakat bunun ötesinde ateşi nasıl kullanacağını, onunla ısınmanın veya başkasına zarar vermenin ne anlama geldiğini değerlendirebilir.
İşte insanın ayırt edici yönlerinden biri burada ortaya çıkar.
İnsan yalnızca çevresini algılayan değil, algıladıklarını bilgiye dönüştüren, bilgisi üzerinde düşünen ve bu bilgiye dayanarak davranışlarını yönlendirebilen bir varlıktır.
Böylece maddi varoluş, insanın düşünsel ve ahlaki hayatının da taşıyıcısı hâline gelir.
3. İnsan Bilerek Değil, Öğrenebilme Yetisiyle Dünyaya Gelir
Nahl Suresi, 78. ayet:
“Allah sizi analarınızın karnından hiçbir şey bilmez durumda çıkardı. Size kulaklar, gözler ve gönüller verdi ki şükredesiniz.”
Bu ayet insanın bilgiyle ilişkisini anlamamız bakımından son derece önemlidir.
Çünkü ayette iki gerçek bir arada ortaya konulmaktadır.
Birincisi, insanın dünyaya hazır bilgilerle gelmediğidir.
İkincisi ise ona bilgi edinmesini mümkün kılan yetilerin verilmiş olmasıdır.
Demek ki insanın bilgiye sahip olması ile bilgi edinebilme imkânına sahip olması aynı şey değildir.
Yeni doğan bir çocuk biyolojik bakımdan insandır. İnsan olmasının değeri, henüz konuşamaması veya soyut düşünce geliştirememesi nedeniyle eksik değildir.
Ancak onun bilgi, dil, kavrama ve kendisini ifade etme becerileri zamanla gelişecektir.
İnsan yaşamı boyunca öğrenir. Öğrendiklerini karşılaştırır, düşünceler oluşturur ve bazen geçmişte doğru kabul ettiği bilgilerin yanlış olduğunu fark eder.
Bu bakımdan insanın düşünsel gelişimi, yalnızca bilgi biriktirmek değil, bilgisini değerlendirebilmek ve gerektiğinde değiştirebilmektir.
Bilgi sahibi olmak zihnin dolmasıdır; akletmek ise o bilginin sorgulanması, değerlendirilmesi ve anlamlı bir sonuca dönüştürülmesidir.
Kur’an'ın insanı düşünmeye davet eden çağrılarını bu çerçevede değerlendirmek mümkündür.
4. Âdem'e İsimlerin Öğretilmesi: Kavram Üreten İnsan
Bakara Suresi, 31. ayet:
“Allah Âdem'e bütün isimleri öğretti.”
Bu ayet, bilgi ve kavramsal düşünme bakımından dikkat çekici bir anlatım içerir.
Bir varlığın ismini bilmek ne anlama gelir?
Yalnızca ona verilen kelimeyi ezberlemek mi? Yoksa onu tanımak, diğer varlıklardan ayırmak ve zihinde bir kavrama dönüştürmek mi?
Örneğin insan bir ağacı görebilir.
Ama bununla yetinmez.
Ağacın türünü öğrenir, hangi şartlarda yetiştiğini araştırır, hangi mevsimde meyve verdiğini bilir, hangi amaçlarla kullanılabileceğini düşünür.
Dahası, henüz var olmayan bir bahçeyi zihninde tasarlayabilir.
İnsan böylece yalnızca mevcut dünyayı algılamakla kalmaz, zihninde yeni ihtimaller oluşturur.
Âdem'e isimlerin öğretilmesi, tefsir geleneğinde çeşitli şekillerde açıklanmıştır. Bunlardan biri de insanın varlıkları tanıma, isimlendirme ve bilgi edinme imkânının vurgulanmasıdır.
Buradan hareketle insanı anlamlandıran önemli yetilerden birinin kavramsal düşünme olduğunu söyleyebiliriz.
Beşerin bedeni dünya ile temas kurar; insanın aklı ise dünyayı kavramlarla anlamlandırır.
Ancak bilmek ve adlandırmak da tek başına yeterli değildir.
Çünkü insan bildiklerini yanlış amaçlarla kullanabilir.
Öyleyse bilginin ötesinde başka bir şeye daha ihtiyaç vardır: Akletmeye, muhakemeye ve ahlaki sorumluluğa.
5. Akla Sahip Olmak ile Akletmek Aynı Şey Değildir
Kur’an'ın insana yönelik en dikkat çekici çağrılarından biri, akletmeye davet etmesidir.
Bakara Suresi'nin 44. ayetinde:
“Siz kitabı okuyup durduğunuz hâlde kendinizi unutup başkalarına iyiliği mi emrediyorsunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?”
diye sorulur.
Burada üzerinde durulması gereken önemli bir çelişki vardır.
İnsan bilgiyi okuyabilir, öğrenebilir, başkalarına aktarabilir; fakat aynı bilgiyi kendi yaşamında uygulamayabilir.
Demek ki bilgiye ulaşmak her zaman o bilgi doğrultusunda davranmayı beraberinde getirmez.
Bir insan adaletin ne olduğunu bilebilir ama adaletsiz davranabilir.
Doğruluğun değerini anlatabilir ama yalan söyleyebilir.
Merhameti savunabilir ama başkalarına acı çektirebilir.
Bütün bunlar bize önemli bir gerçeği gösterir:
Akla sahip olmak bir imkândır; akletmek ise bu imkânın bilinçli biçimde kullanılmasıdır.
İşte burada Kur’an'ın neden sürekli düşünmeye, sorgulamaya, ibret almaya ve akletmeye çağırdığı daha anlaşılır hâle gelir.
Çünkü insanın düşünme yetisi bulunması, onun her durumda doğru düşündüğü anlamına gelmez.
Akıl insanın sahip olduğu bir yetidir. Akletmek ise bu yetinin etkinliğidir.
İnsan kendisine verilen yetiyi kullanabilir, ihmal edebilir veya yanlış amaçlara yönlendirebilir.
Dolayısıyla aklın varlığıyla aklın doğru kullanımı arasında ahlaki bir mesele de ortaya çıkar.
6. Gözleri Olduğu Hâlde Görmeyen, Kulakları Olduğu Hâlde İşitmeyen İnsan
A'râf Suresi, 179. ayet, bu düşünceyi daha ileri bir noktaya taşır:
“Onların kalpleri vardır, onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır, onlarla göremezler; kulakları vardır, onlarla işitemezler.”
İlk bakışta bu ifadeler bir çelişki gibi görünebilir.
Nasıl olur da gözleri bulunan bir insan göremez?
Nasıl olur da kulakları bulunan bir insan işitemez?
Burada söz konusu olan, organların biyolojik olarak çalışmaması değildir. Ayette eleştirilen şey, kişinin gerçeği kavramaktan yüz çevirmesi, kendisine ulaşan işaretler üzerinde düşünmemesi ve duyarsız kalmasıdır.
Bir insan haksızlığı görebilir ama ona karşı duyarsız kalabilir.
Başkasının acısını işitebilir ama onu önemsemeyebilir.
Kendi hatasını fark edebilir ama kabul etmek istemeyebilir.
Bu durumda mesele görme veya işitme yetisinin yokluğu değil, bu yetiler aracılığıyla elde edilen bilginin değerlendirilmemesidir.
Kur’an'ın üzerinde durduğu sorunlardan biri, insanın düşünme imkânına sahip olduğu hâlde bu imkânı ihmal etmesidir.
Bu nedenle şu sonuca ulaşabiliriz:
İnsanı yalnızca gören gözleri, işiten kulakları ve düşünebilen bir beyni tanımlamaz. İnsanın düşünsel ve ahlaki olgunluğu, gördüklerine ve işittiklerine karşı geliştirdiği anlayış ve sorumlulukla da ilgilidir.
Burada insanlık değeriyle ahlaki olgunluk arasındaki ayrımı korumak gerekir. Yanlış düşünen, bilmeyen veya düşünsel yetilerini geliştiremeyen biri insan olmaktan çıkmaz. Tartışılan şey insanın varlık değeri değil, sahip olduğu imkânları nasıl kullandığıdır.
7. Bilinçten İradeye, İradeden Sorumluluğa
İnsan yalnızca bilen bir varlık olsaydı, doğruyu bilmesi yeterli görülebilirdi.
Oysa yaşam bize bunun böyle olmadığını göstermektedir.
İnsan doğruyu bildiği hâlde yanlışı seçebilir.
Zarar vereceğini bildiği bir davranışı gerçekleştirebilir.
Kendi çıkarıyla başkasının hakkı arasında kaldığında haksızlığı tercih edebilir.
Demek ki akıl ve bilgi, ahlaki davranış için önemli olmakla birlikte tek başlarına yeterli değildir.
Burada irade, vicdan ve sorumluluk kavramları devreye girer.
Şems Suresi, 7-10. ayetlerde insan nefsinin şekillendirilmesinden, ona kötülüğün ve kötülükten sakınmanın ilham edilmesinden söz edilir. Nefsini arındıranın kurtuluşa ereceği, onu kötülüklere gömenin ise ziyana uğrayacağı bildirilir.
Bu anlatı insanın ahlaki yönüne dikkat çeker.
İnsan yalnızca bir davranışı gerçekleştirme gücüne sahip değildir. O davranışın doğru veya yanlış oluşunu değerlendirme sorumluluğuyla da karşı karşıyadır.
Örneğin bir insan başkasına haksızlık yapabilecek güçte olabilir.
Ancak gücünün olması, bu davranışı gerçekleştirmesini haklı kılmaz.
Aklı ona bu davranışın sonuçlarını gösterebilir. Vicdanı başkasının uğrayacağı zararı fark ettirebilir. İradesi ise onu yapmaktan vazgeçmesine imkân verebilir.
Bu nedenle insanın ahlaki gelişimini, düşünme yetisinin sorumluluk bilinciyle buluşması olarak değerlendirebiliriz.
Akıl neyi yapabileceğimizi gösterir; ahlaki muhakeme ise yapabileceklerimizden hangisini yapmamız gerektiğini sorgular.
8. Beşer Olarak Var Olmak, İnsan Olmanın Sorumluluğunu Taşımak
Bütün bu değerlendirmelerden sonra başlangıçtaki soruya yeniden dönebiliriz.
İnsan yalnızca etten ve kemikten meydana gelen bir varlık mıdır?
Elbette insanın maddi ve biyolojik bir varoluşu vardır. Yaşaması, öğrenmesi, düşünmesi ve dünyayla ilişki kurması bedensel varlığıyla bağlantılıdır.
Ancak insanın yaşamı bununla sınırlı değildir.
İnsan geçmişini sorgular.
Geleceğini düşünür.
Kendi varlığının anlamını arar.
Ölümü ve hayatı değerlendirmeye çalışır.
Doğruyla yanlışı birbirinden ayırmaya yönelir.
Kendisini, içinde yaşadığı toplumu ve evreni anlamaya çalışır.
Bu özellikleriyle insan yalnızca yaşamakla yetinmeyen, yaşadığı hayatın ne anlama geldiğini sorabilen bir varlıktır.
Bu noktada beşer ve insan kavramlarını birbirinin karşıtı olarak değil, aynı varlığın farklı yönlerini anlamamıza yardımcı olan kavramlar olarak kullanabiliriz.
Beşer, insanın maddi ve bedensel gerçekliğini hatırlatır.
İnsan kavramı ise bağlama göre bu varlığın bilgi, idrak, irade, ilişki ve sorumluluk boyutlarını düşünmemize imkân verir.
Bundan dolayı “beşerden insana dönüşüm” ifadesi biyolojik olarak ayrı bir türün insana evrildiğine dair doğrudan Kur’an’i bir açıklama şeklinde anlaşılmamalıdır.
Bu ifade, insanın maddi varoluşunun ötesinde taşıdığı düşünsel ve ahlaki imkânları anlatan felsefi bir yaklaşım olarak kullanılmalıdır.
Çünkü mesele insanın bir gün insan olmaya başlaması değildir.
Mesele, insan olarak yaratılan varlığın sahip olduğu yetileri ne ölçüde kullandığıdır.
Beşer olmak insanın yaratılış gerçeğidir. Akletmek, sorgulamak ve sorumluluk taşımak ise insanın bu varoluş içerisinde yerine getirmesi gereken görevler arasındadır.
Sonuç: İnsan Olmak Bir Varlık Hâli, İnsanlığın Gereğini Yerine Getirmek Bir Sorumluluktur
Kur’an'ın yaratılış anlatılarında insanın maddi kökeni ile ona verilen işitme, görme, idrak, öğrenme ve tercih etme yetileri birlikte ele alınır.
Bu anlatı bize insanın yalnızca bedensel özellikleri üzerinden değerlendirilemeyeceğini gösterir.
İnsan görebilir ama gördükleri üzerinde düşünmeyebilir.
İşitebilir ama işittiklerini değerlendirmeyebilir.
Bilgi sahibi olabilir ama bildikleriyle çelişen davranışlarda bulunabilir.
Akla sahip olabilir ama aklını gerektiği gibi kullanmayabilir.
İşte bu nedenle Kur’an'ın tekrar tekrar akletmeye, düşünmeye ve öğüt almaya çağırması anlamlıdır.
Eğer insanın yalnızca akla sahip olması yeterli olsaydı, akletmeye yönelik bu çağrıların üzerinde bu kadar durulması gerekmezdi.
Demek ki Kur’an'ın insandan beklediği, sahip olduğu yetilerle yetinmesi değil, bu yetileri kullanmasıdır.
Buradan hareketle insanın maddi varoluşu ile düşünsel ve ahlaki gelişimi arasında şu ayrımı yapabiliriz:
Beden insanın var olmasını sağlar. Akıl dünyayı anlamlandırmasına imkân verir. Bilinç kendisini ve davranışlarını değerlendirmesini sağlar. İrade seçimlerini yönlendirir. Ahlaki sorumluluk ise bu seçimlerin anlamını ve sonuçlarını gündeme getirir.
Öyleyse insanın yaratılışını yalnızca etin ve kemiğin meydana gelmesiyle açıklamak eksik kalır.
Onun düşünme, öğrenme, sorgulama ve sorumluluk taşıma yetilerini de hesaba katmak gerekir.
Ancak insan olmanın değeri, bu yetilerin ne kadar gelişmiş olduğuna bağlı değildir. İnsanın doğuştan taşıdığı değer ile düşünsel ve ahlaki bakımdan kendisini geliştirmesi farklı meselelerdir.
Sonuç olarak insan yalnızca yaşayan değil, yaşadığının anlamını sorgulayan; yalnızca bilen değil, bildiklerini değerlendiren; yalnızca seçebilen değil, seçimlerinin hesabını verebilen bir varlıktır.
Beşer olarak dünyaya gelmek, insanın varoluşunun başlangıcıdır. Akletmek, bilinçli davranmak ve ahlaki sorumluluğu üstlenmek ise bu varoluşun gereğini yerine getirmektir.
Ve belki de bütün bu düşünceleri tek bir soruda toplamak mümkündür:
“İnsan akla sahip olduğu için mi akıllıdır, yoksa aklını kullandığı ölçüde mi akıllıca yaşar?”
Kur’an'ın insana yönelttiği akletme ve düşünme çağrıları, bu sorunun cevabını aramamız için önemli bir kapı açmaktadır.
