İbrahim Birtek, kitaplar ve yazı masasıyla hazırlanmış manşet görseli

Geceye Emanet

Geceye Emanet, sıradan bir karşılaşmayla başlayan fakat zamanla adı konulamayan derin bir yakınlığa dönüşen içsel bir yolculuğun hikâyesidir. Bir başkasında ruhunun eksik yanını arayan bir adam; dostluk, bağlılık, beklenti ve hayal kırıklıkları arasında kendi hakikatiyle yüzleşir. Ruhsal yakınlık ile duygusal ihtiyaç arasındaki ince çizgiyi sorgulayan eser, insanın gerçek tamamlanmayı bir başkasında değil, kendine dönüşte bulabileceğini anlatır.

Ruhların Hatırladığı Şey

İnsan dünyaya geldiğinde yalnızca bir bedene mi doğar, yoksa daha önce bildiği bir âlemi de unutarak mı gelir?

Belki doğum, yalnızca yeni bir hayatın başlangıcı değildir. Belki insanın daha önce bildiği bir hakikatin üzerine çekilen ilk perdedir. Ruh, bir bedene girerken yalnızca dünyaya gelmez; geldiği yeri, daha önce gördüklerini ve kimleri tanıdığını da unutur.

Beden gözlerini dünyaya açarken ruh, kendi kadim hafızasının kapılarını yavaşça kapatır.

Belki ruh, bedenden önce uzun bir yolculuğun yolcusuydu. Henüz isimlerin, yüzlerin, şehirlerin ve ayrılıkların bulunmadığı bir yerde başka ruhlarla karşılaşmış; onların sesini kelimesiz, yüzünü suretsiz ve varlığını mesafesiz tanımıştı. Orada tanışmak için konuşmaya, anlamak için uzun yıllara ve yakın olmak için yan yana durmaya gerek yoktu.

Ruh, ruhu yalnızca varlığından bilirdi.

Sözün bulunmadığı yerde mana vardı. Bakışın olmadığı yerde görülmek… Dokunmanın olmadığı yerde temas… İnsan henüz kendisini başkalarından ayıran bir bedene sahip değilken, tanımak düşüncenin değil, doğrudan varlığın diliydi.

Belki ruhlar orada birbirlerini isimleriyle değil, kendilerinde uyandırdıkları hâlle tanıyordu. Bir ruh diğerine yaklaştığında, aralarında ne mesafe ne de yabancılık bulunuyordu. Birbirlerini uzun uzun anlatmalarına gerek yoktu; çünkü ruhun dili açıklama istemezdi. Biri diğerinin varlığını, kendi içinde beliren bir titreşimden bilirdi.

Sonra dünya sahnesi açıldı.

Her ruha ayrı bir beden, ayrı bir yüz, ayrı bir isim ve ayrı bir hayat verildi. Bir zamanlar birbirini tanıyanlar farklı şehirlerin, farklı ailelerin, farklı acıların ve farklı kaderlerin içine dağıldı. Her biri başka bir evin kapısından dünyaya girdi; başka seslerle büyüdü, başka hikâyelerin içinde şekillendi.

Kimi sevgiyi erken tanıdı, kimi onun yokluğuyla büyüdü. Kimi kalabalık ailelerin içinde yalnız kaldı, kimi yalnızlığın içinde kendisine görünmeyen dostlar kurdu. Kimi yaralarını saklamayı öğrendi, kimi bütün hayatını o yaraların görülmesi için harcadı.

Ruhların arasına bedenler, zamanlar, korkular ve unutkanlık girdi.

Dünya, insanın yalnızca geldiği yeri değil, tanıdığı ruhları da unuttuğu büyük bir perdeye dönüştü.

İnsan kendisine verilen adı kendi hakikati sandı. Aynadaki yüzüyle özdeşleşti. Doğduğu aileyi, büyüdüğü şehri, yaşadığı acıları ve kendisine öğretilen sınırları “ben” diye taşımaya başladı. Bedenin hafızası büyüdükçe ruhun daha eski hafızası derinlere çekildi.

Fakat tamamen kaybolmadı.

Ruhun bildiği şeyler, insanın içinde görünmeyen bir kuyunun dibine indi. Orada sessizce bekledi. Bazen bir rüyanın içinde yüzeye yaklaştı, bazen hiç gidilmemiş bir yere duyulan açıklanamaz özlemde kendisini gösterdi. Bazen bir ses, bir koku ya da tanıdık olmayan bir yüz, insanın içinde nereden geldiği bilinmeyen eski bir sızı uyandırdı.

İnsan zaman zaman hiç yaşamadığı bir anı hatırlıyormuş gibi oldu.

Hiç gitmediği bir şehre özlem duydu.

Hiç tanımadığı birini bekledi.

Belki de bu yüzden insan, ömrü boyunca neyi aradığını tam olarak bilmeden bir şeyler arar. Kalabalıkların içinde yüzlere bakar, sesleri dinler, bakışların ardında kendisine tanıdık gelen bir iz bulmaya çalışır. Kimi zaman bunu sevgi sanır, kimi zaman dostluk, kimi zaman hasret…

Fakat aradığı şeyin adını çoğu kez kendisi de koyamaz.

İçinde tamamlanmamış bir cümle varmış gibi yaşar. Ne kadar insan tanırsa tanısın ne kadar kalabalığın içinde bulunursa bulunsun, ruhunun bir köşesinde kime ait olduğunu bilmediği boş bir yer kalır. Bazen bu boşluğu bir sevgilinin dolduracağını düşünür. Bazen gerçek bir dostun… Bazen kendisini hiçbir açıklamaya ihtiyaç duymadan anlayacak birinin…

Belki insanın “eksik yanım” diye aradığı şey, dünyada kaybettiği bir kişiden değil, dünyaya gelirken unuttuğu o ilk yakınlıktan kalmıştır.

Sonra bir gün, hiç beklemediği bir anda biriyle karşılaşır.

Dışarıdan bakıldığında sıradan bir andır. Aynı yoldan geçen iki insan, bir odada yan yana gelen iki yabancı, kısa bir selam ya da birkaç saniye süren bir bakış…

Dünya için bu karşılaşmanın olağanüstü hiçbir tarafı yoktur.

Fakat ruh için aynı şey söylenemez.

Karşısındaki insanı ilk kez gördüğünü aklı bilir. Hafızası bu yüzü daha önce hiçbir yerde görmediğini söyler. İsmi yabancıdır. Sesi ilk kez işitilmektedir. Hayatı hakkında hiçbir şey bilinmemektedir.

Fakat ruhu aynı kesinlikle konuşmaz.

İçinde, zamanın çok gerisinden gelen belli belirsiz bir tanışıklık uyanır. Yüz yabancıdır ama his tanıdıktır. Ses ilk kez işitilir ama sanki çok eski bir sessizliğin içinden yeniden dönmüştür. İnsan o an, karşısındaki kişiyi tanımaya değil de uzun zamandır unuttuğu bir şeyi hatırlamaya başlamış gibi olur.

Gözler yeni bir yüze bakarken, ruh eski bir izi tanır.

İnsan neden olduğunu bilmeden durur. Zamanın akışı bir anlığına yavaşlar. Çevredeki sesler geri çekilir. Karşısındaki kişinin söylediği kelimelerden çok, varlığının kendisinde uyandırdığı hâli duyar.

Sanki o kişi hayatına yeni girmemiştir.

Uzun bir ayrılığın ardından geri dönmüştür.

Akıl buna tesadüf diyebilir.

Kalp ise bazen susar.

Çünkü kalp, henüz kelimeye dönüşmemiş olanı akıldan önce sezebilir. Akıl gördüğüne bir açıklama ararken, ruh çoktan kendi derinliklerinde bir kapının önünde durmuştur. Fakat o kapının ardında gerçekten ne bulunduğunu henüz bilmez.

Kadim bir tanışıklık mı?

Yıllardır bastırılmış bir özlem mi?

İçeride karşılık bulamamış bir sevgi ihtiyacı mı?

Yoksa insanın kendi eksikliğini başka bir yüzün üzerine yansıtması mı?

Bu hikâye de böyle bir tanıdıklığın ardından başladı.

SONSÖZ

Bir Hikâyeden Geriye Kalan

Bu hikâyede kimin haklı, kimin haksız olduğunu söylemek kolay değildir.

Çünkü insan ilişkileri, dışarıdan bakıldığında görüldüğü kadar sade değildir. Birinin iyilik diye uzattığı el, diğerinin üzerinde ağırlığa dönüşebilir. Birinin yakınlık olarak yaşadığı şey, öteki için yalnızca zor bir zamanda sığınılan geçici bir yer olabilir. Biri, söylenen her sözü kalbine kaydederken diğeri, aynı sözleri hayatın akışı içinde unutabilir.

Belki de insanı en çok yaralayan, yaşananların kendisi değil; iki insanın aynı yaşanmışlığa bambaşka anlamlar vermesidir.

Bu satırlarda anlatılanlar, kusursuz bir dostluğun hikâyesi değildir. Aynı zamanda yalnızca bir hayal kırıklığının ya da karşılıksız kalan bir yakınlığın anlatısı da değildir. Burada, bir insanın başka bir insanı tanımaya çalışırken kendi içindeki eksikliklerle, beklentilerle ve sınırlarla yüzleşmesi vardır.

Anlatılan her olayın iki ayrı tarafı bulunabilir.

Benim büyük bir işaret olarak gördüğüm şey, onun için sıradan bir davranış olabilir. Benim günlerce düşündüğüm bir cümle, onun zihninde birkaç dakika sonra kaybolmuş olabilir. Benim dostluk adına yaptığım fedakârlıklar, onun dünyasında kendiliğinden gelişen yardımlar olarak kalmış olabilir.

Bunu kabul etmek, yaşananları değersizleştirmez.

Bir duygunun iki insan tarafından aynı yoğunlukta paylaşılmaması, o duygunun hiç yaşanmadığı anlamına gelmez. İnsan bazen yalnızca kendi tarafında gerçek olan bir şeyi de bütün kalbiyle yaşayabilir. O şey karşılık bulmayabilir, aynı adla anılmayabilir ve aynı biçimde hatırlanmayabilir. Yine de insanın ruhunda bıraktığı iz gerçektir.

Belki bu nedenle bazı hikâyelerin ortak bir sonu yoktur.

Her insan, yaşananları kendi hafızasında başka bir yere koyar. Biri onu hayatının dönüm noktası olarak hatırlar; diğeri, geçmişin kalabalığı içinde küçük bir hatıra olarak saklar. Biri yıllar sonra bile ayrıntıları unutmamıştır. Diğeri, aynı ayrıntıların bir zamanlar yaşandığını bile güçlükle hatırlar.

Hayatın adaleti her zaman iki insanın aynı şeyi aynı biçimde hatırlamasında değildir.

Bazen adalet, insanın kendi yaşadığını inkâr etmeden, karşısındakinin başka bir hakikate sahip olabileceğini de kabul edebilmesindedir.

Bu kitapta anlatılan kadın, yalnızca bir kişi değildir. O, aynı zamanda insanın bir başkasına yükleyebileceği bütün anlamların suretidir. Bir dost, bir işaret, bir sığınak, bir sınav, bir ayna ya da cevap bulunamayan bir soru…

Fakat hiçbir insan, kendisine yüklenen bütün anlamları taşımak zorunda değildir.

Belki anlatıcının en büyük yanılgısı, karşısındaki insanın kendisinde uyandırdığı duygularla, onun gerçekten kim olduğunu zaman zaman birbirine karıştırmasıydı. Bir insanın sende açtığı derinlik, her zaman onun da aynı derinlikte durduğu anlamına gelmez. Bazen karşılaşma gerçektir; fakat ona verilen mana yalnızca senin iç dünyana aittir.

Bu, karşıdaki insanı suçlu yapmaz.

Ama insanın kendi kalbine karşı sorumluluğunu ortadan da kaldırmaz.

Bu hikâyeden geriye kesin cevaplar kalmadı. Zaten bazı yakınlıkların değeri, cevap vermelerinde değil, insanı sormaya mecbur bıraktıkları sorulardadır.

Bir insanı sevmek ile ona ihtiyaç duymak arasındaki sınır nerede başlar?

Merhamet hangi noktada insanın kendi hayatından vazgeçmesine dönüşür?

Fedakârlık ne zaman karşılıksız bir iyilik olmaktan çıkar ve görünmeyen bir beklenti taşımaya başlar?

Birinin hayatında yer edinmekle, onun zor zamanlarında başvurduğu bir liman olmak arasındaki fark nasıl anlaşılır?

Ve insan, karşısındakini mi sever; yoksa onun yanında kendisinde uyanan kişiyi mi?

Bu soruların tek bir cevabı olmayabilir.

Belki her okur, kendi hayatından bir iz bulacak ve aynı hikâyeyi başka türlü okuyacaktır. Kimi anlatıcının fazla anlam yüklediğini düşünecek, kimi onun temiz niyetini görecek, kimi karşısındaki insanın kırılganlığına yakınlık duyacak, kimi de bu bağın çok daha erken bir zamanda sona ermesi gerektiğini söyleyecektir.

Hepsi kendi yerinden haklı olabilir.

Çünkü bir hikâye yazıldıktan sonra yalnızca onu yazana ait kalmaz. Okuyan herkes, kendi acısını, kendi beklentisini ve kendi yarım kalmış yakınlığını satırların arasına bırakır.

Belki bu kitapta anlatılanlar başka hayatlarda başka isimlerle yaşanmıştır.

Bir telefonun başında bekleyen, bir sesin tonundan anlam çıkarmaya çalışan, birinin sıkıntısını kendi içinde taşıyan, karşılığını göremediği hâlde vermeye devam eden insanlar olmuştur. Bir gün, bütün bunların içinde kendisini ne kadar ihmal ettiğini fark edenler de…

Bu satırlar onlara bir hüküm vermek için yazılmadı.

Yalnızca şunu hatırlatmak için yazıldı:

İnsan, yaşadığı hiçbir yakınlığı bütünüyle anlayamayabilir. Fakat o yakınlığın kendisinde neye dönüştüğünü görme sorumluluğuna sahiptir.

Çünkü bazı insanlar hayatımızda kalmak için gelmez.

Bazıları bize bir süre eşlik eder. Bazıları içimizdeki bir boşluğu görünür kılar. Bazıları yanlış bildiğimiz bir hakikati bozar. Bazıları da yıllarca cevaplayamadığımız bir soruyu önümüze bırakıp gider.

Onların ardından geriye her zaman bir kişi kalmaz.

Bazen bir cümle kalır.

Bazen bir sessizlik.

Bazen de insanın bundan sonraki hayatında neye izin verip neye vermeyeceğini belirleyen derin bir bilgi…

Belki bütün hikâyelerin sonunda aranması gereken şey de budur:

Kimin kazandığı ya da kimin kaybettiği değil…

Yaşananlardan sonra insanın neyi artık eskisi gibi göremediği.

Başa dön